Her şey bitmişti. Bu saatten sonra ölüm kaçınılmazdı. Kendini yok etmek için son kez çaba harcayacak, yaşamla son kez hesaplaşacaktı. Bu son çırpınışlarıydı.
Bütün yaşamımın yükü çökmüş kalemin ucundan akan mürekkebe. Elimi kaldıramıyorum. Kalemi bırakırsam vazgeçeceğim yaşamaktan. Bu bir intihar! Yazarak savaşıyorum kağıda dökülen yaşamımla. Elim karıncalanıyor. Mürekkep dopdolu, yaşamın ağırlığıyla. Cılız parmaklarım nasır tutmuş artık. Bileklerim uyuşuk. Kağıda döktüğüm kişi korkutuyor beni. Kağıttaki ben, kalemi tutan beni yok ediyor. Tutamıyorum artık. Kalemin infilak edip mürekkebin bütün yazıların üzerine akmasını istiyorum. Olmuyor. Yazmaya devam ediyorum. Kendimle savaşmaya. Ben kimim? Bilmiyorum. Ama kim olmadığımı biliyorum!
Yaşamdan koparıp ölümün kucağına itiyor beni bu son çırpınışlar. Sonuçta tuzağa yapışan tarla faresini kurtaramazsınız ne kadar deneseniz de... Kurtarsanız bile başka yere yapışır, orada çırpınır yaşama tutunmak için ya da belki bütün enerjisini bir an önce tüketip işini daha hızlı bitirmek için. Yok, olmuyor. Pas tutan ellerim yazamıyor. Kelimeler vasat, kelimeler körelmiş bıçak gibi artık. Ne kadar bastırsam da iz bırakmıyor o kadar, okunmuyor eskisi kadar. Gitmeli artık denize atlamalı. Paslanacaksa da denizin dibinde paslanmalı, kimse görmemeli bunu. Gitmeli... Dışarı attım kendimi körelen kelimelerimi de yanıma alarak.. Sokak boyunca uzanan eski Rum evlerinin pürüzlü taşlarını kesen gözlerim köreliyor kanaya kanaya. Sahile inerken son kez yıldızlara bakan gözlerimden kopkoyu, kıpkızıl petrol akıyor. Fransız Michel'i göremiyor olsam da gözlerimin onun sürekli taktığı ressam şapkasının kan kızıl rengine boyandığını hissediyorum. Kızıl bir arka planda seyrediyorum...
Gazeteci istasyona vardığında, buz kesmiş betonun üzerine bırakılmış sırt çantası ve mont elindeki kameranın yakaladığı ilk kare olurken, trenin altında bedeni paramparça yatan müntehirin ise geride bıraktığı son karesiydi.
Yorumlar
Yorum Gönder