Kayıtlar

HARP

Resim
    Bütün yaşamımın yükü çökmüş kalemin ucundan akan mürekkebe. Elimi kaldıramıyorum. Kalemi bırakırsam vazgeçeceğim yaşamaktan. Bu bir intihar! Yazarak savaşıyorum kağıda dökülen yaşamımla. Elim karıncalanıyor. Mürekkep dopdolu, yaşamın ağırlığıyla. Cılız parmaklarım nasır tutmuş artık. Bileklerim uyuşuk. Kağıda döktüğüm kişi korkutuyor beni. Kağıttaki ben, kalemi tutan beni yok ediyor. Tutamıyorum artık. Kalemin infilak edip mürekkebin bütün yazıların üzerine akmasını istiyorum. Olmuyor. Yazmaya devam ediyorum. Kendimle savaşmaya. Ben kimim? Bilmiyorum. Ama kim olmadığımı biliyorum!

TREN ALTINDA...!

Resim
  Gazeteci istasyona vardığında, buz kesmiş betonun üzerine bırakılmış sırt çantası ve mont elindeki kameranın yakaladığı ilk kare olurken, trenin altında bedeni paramparça yatan müntehirin ise geride bıraktığı son karesiydi.

ÇIRPINIŞ

Resim
      Yaşamdan koparıp ölümün kucağına itiyor beni bu son çırpınışlar. Sonuçta tuzağa yapışan tarla faresini kurtaramazsınız ne kadar deneseniz de... Kurtarsanız bile başka yere yapışır, orada çırpınır yaşama tutunmak için ya da belki bütün enerjisini bir an önce tüketip işini daha hızlı bitirmek için. Yok, olmuyor. Pas tutan ellerim yazamıyor. Kelimeler vasat, kelimeler körelmiş bıçak gibi artık. Ne kadar bastırsam da iz bırakmıyor o kadar, okunmuyor eskisi kadar. Gitmeli artık denize atlamalı. Paslanacaksa da denizin dibinde paslanmalı, kimse görmemeli bunu. Gitmeli... Dışarı attım kendimi körelen kelimelerimi de yanıma alarak.. Sokak boyunca uzanan eski Rum evlerinin pürüzlü taşlarını kesen gözlerim köreliyor kanaya kanaya. Sahile inerken son kez yıldızlara bakan gözlerimden kopkoyu, kıpkızıl petrol akıyor. Fransız Michel'i göremiyor olsam da gözlerimin onun sürekli taktığı ressam şapkasının kan kızıl rengine boyandığını hissediyorum. Kızıl bir arka planda seyrediyorum...

İKİ ÇIĞLIK

Resim
                                                                                                                      Genç adamla parktayız. Esmer bir çocuk çığlık çığlığa koşuyor. Duyuyorum onu. Karşımda genç adam. Konuşuyor. Sesi kısık ve naif. Onun bilincinden kopan kelimelerin içindeki sessiz çığlık daha gür çocuğun çığlığından. Gözlerinden gözlerime yansırken düşünceleri, cümleleri kulaklarımda yankılanıyor. Düşünceden düşünceye atlarken boşluğa düşmemek için çırpınıyor dilinin ucundaki kelimeler. Henüz söylenmemiş...   Genç adam sustu. Çığlık çığlığa koşan çocuğa dikildi gözleri. Bana baktı ve gülümsedi. Kalktı. Arkasına bakmadan aylakça yürüdü ve kayboldu.

DOLUNAYLI BOĞUK GECENİN METAFORU

Resim
                                                                                                                                                Kadının ağzından çıkan sözler karmakarışık. Söylediği her şey anlamsız geliyor kulağa. Birtakım simgeler var sadece onu yansıtan. Gözleri bulanık, göremiyorum rengini ama koyu kahverengi sanırım. Düşünüyorum kadını. Şarap içer, acı kahkahalar atar, kitap okur, satırların altını çizer... Kadın konuşmaya devam ederken konuşmalarından anlam çıkarmak giderek zorlaşıyordu. Ama onu dinlemek hoşuma gidiyordu. Kadının bilincinin en...

MİLLER ÖTESİNDE...

Resim
                                                                                                                    Eski, yıllanmış bir kent burası; çocukluğumun yazlarının geçtiği... Adını Ege'nin foklarından alan... Her şeyin başladığı kent. Rum evlerinin taşlarını, sahildeki küçük balıkçı sandallarının üzerindeki isimleri, balıkçıların yorgun gözlerini, yüzlerindeki derin çizgileri anımsıyorum. Bisikletten ilk kez düştüğüm, dizimin ilk kanadığı, zeytinliklerinin arasında kaybolduğum, sahilinde şişeleri devirip eve sarhoş geldiğim, küçük pembe okulun bahçesindeki...

GEREKSİZ BİR BAŞLANGIÇ

Resim
                                                                                                                                              Çoğu kişinin nefret ettiği pazartesi sempatik gelir bana. Sembolik bir başlangıç. Yine kendimize sözler verip bozacağız bugün de. Sonuçta her insan kendini kandırmayı sever. Öyle değil mi Yorgo?